1859-1952 tarihleri arasında yaşamış Nobel ödüllü yazar Knut HAMSUN Pan‘ı yazdığında yıl 1894’müş; Nobel ödüllü yazar Camilo José CELA henüz doğmamış. CELA 1916’da doğmuş ve 1942’de yazdığı ilk kitabı Pascual Duarte Ve Ailesi/La Familia De Pascual Duarte ile adından söz ettirmeyi başarmış.
Pascual Duarte Ve Ailesi‘nin yazıldığı tarihlerde sinema ne kadar yaygındı ve insanların dünyasında ne kadar yer buluyordu bilemiyorum; ama kitap bugün okunduğunda insanı derinden etkileyen, ‘keşke filmi olsa da seyretsek’ dedirten sinematografik satırlar olduğu söylenebilir.
…Köye dönerken her nedense başımı çevirip taşa – hoşça kal der gibilerden – bir göz atmayı huy edinmiştim. Bir gün, onu bırakıp gittiğim için öyle üzgün görünüyor olmalıydı ki, dönüp yine üstüne oturmak zorunda kaldım. ‘Kıvılcım’ yine karşıma uzandı ve yine bana bakmaya başladı. Şimdi anlıyorum ki bakışı günah çıkartan papazlarınki gibiydi: adamın ciğerini okuyan o soğuk ve keskin bakış… Titriyordum; sanki bir akım kollarımdan dışarı fışkırmaya çabalıyordu. Sigaram sönmüştü. Tek kırmalı av tüfeğim bacaklarımın arasında usulca okşanmaya bırakmıştı kendini. Köpek beni ilk kez görüyormuş gibi, az sonra suçlamaya başlayacakmış gibi, gözlerimin içine bakıyor; bu bakış beni öylesine çileden çıkarıyordu ki, çok geçmeden pes etmek zorunda kalacağım belliydi. Sıcaktı, çok sıcaktı, köpeğin çivi gibi gözlerinin tutsağı olan gözlerim yavaş yavaş kapanıyordu.
Pascual Duarte Ve Ailesi, Camilo José CELA, Can Yayınları, Çev. Alev GÜÇLÜ, 1989, s.2
Tüfeği kaldırıp ateş ettim; doldurup bir daha ateş ettim. Köpeğin yavaş yavaş toprağa yayılan kanı koyu ve yapışkandı.
Tarihteki ilk sinema filmi kabul edilen Arravial Of A Train At La Ciotat Paris Grand Cafe bodrumunda gösterildiğinde tarihler 28 Aralık 1895’i gösteriyordu. Yani CELA doğmamıştı; ama 1942’de ilk kitabı yayınlandığında sinema epey yol almıştı. Acaba kitabının filme çekilebileceğini düşündü mü? Yukarıdaki satırları, benim gibi, sinemada hayal etti mi?
Roman 1976’da yönetmen Ricardo Franco tarafından Pascual Duarte adıyla sinemaya taşınmış. Bu sahne nasıl mı? O zamanki film teknolojisi göz önüne alındığında köpeği gerçekten, gerçek bir mermiyle vuruyor gibi gördüm ben. Umarım yanılıyorumdur.
İlk film gösteriminden bir sene sonra, Pascual Duarte Ve Ailesi‘nden neredeyse elli sene önce, HAMSUN Pan‘ı yazdı, muhtemelen sinemanın varlığından haberdar bile değildi.
«Madem gidiyorsunuz, bende bir hâtıranız olsun isterdim.» dedi. «Sizden bir ricada bulunmayı düşündüm, belki de olmayacak bir şey. Aisopos’u bana bırakır mısınız?»
Hiç düşünmeden cevap verdim: «Hayhay!»
«O halde belki onu yarın getirirsiniz!» dedi.
Çıktım.
Pencerelere baktım. Kimseler yok.
Artık her şey bitmişti.
Kulübede son gece. Kahırlanıp duruyor, saatleri sayıyordum. Sabah olunca son yemeğimi hazırladım. Soğuk bir gündü.
Köpeği kendisine neden benim getirmemi söyledi? Benimle görüşmek, bana son olarak bazı şeyler mi söylemek istiyordu? Umduğum bir şey yoktu artık. Aisopos’a karşı nasıl davranacaktı? Aisopos, Aisopos seni hırpalar o! Benim yüzümden seni kırbaçlar, bir yandan okşar belki, ama aklına estikçe herhalde kırbaçlar, mahveder seni…
Aisopos’u yanıma çağırdım, okşadım, başımı başına dayadım, tüfeğime uzandım. Aisopos sevincinden havlamaya başladı, ava gidiyoruz sandı. Tekrar başımı başına koydum, namluyu Aisopos’un ensesine dayadım, tetiği çektim.
Aisopos’un ölüsünü götürüp Edvarda’a vermesi için bir adam tuttum.
Pan, Knut HAMSUN, Tur Yayınları, Çev. Behçet NECATİGİL, 1979, s.127-128
Knut HAMSUN acaba bu satırları tiyatroda hayal etti mi, bilmiyorum; ama Pan yönetmen Henning CARLSEN tarafından 1995’te sinemaya uyarlanmış. Maalesef seyretme imkanımız yok.
Koşullar bazen at vurmayı gerektirebiliyor; ama elli yıl arayla iki ayrı roman karakterinin bile isteye kendi köpeklerini vurmaları ilginç bir tesadüf olsa gerek.


