Yazmaya geç yaşta başlamış ve pek üretken bir yazar olmayan Margaret CRAVEN’in Baykuşun Sesini Duydum (1978) / I Heard The Owl Call My Name (1967) adlı ilk romanı döneminde best-seller olmayı başarmış. Doğa tasvirleri ile insanın iç dünyasını başarıyla harmanlamış, anlatmak istediğini yalın cümlelerle anlatmayı başarmış CRAVEN özellikle şu paragrafla beni düşündürdü:
“Kızılderili, köyünü tanır ve hiçbir beyazın ülkesine, kentine hatta kendi toprağına duymadığı kadar büyük bir bağlılık duyar, Onun köyü, gün doğup ay çıktığı sürece onun olan, boyu dört, eni üç millik bir toprak parçası değildir. Efsaneler, rüzgârlar, yağmurlar köydür. Nehir de, daha iyi yutabilmek için balıkları koyun ucuna kadar kovalayan siyah ve beyaz balinalar da köydür. Köy, yumurta bırakmak için nehrin yukarı kesimine çıkan som balığı, som balığını kovalayıp kafatasını koparan ayıbalığı, adı çıkardığı ses gibi ‘Kwis kwis’ olan alakargadır. Köy, konuşan kuş, ölecek adamın adını haykıran baykuş, köyün içinde lömbür lömbür yürüyen gümüşsü tepeli boz ayı, Whoop-Szo tepesinde beyaz bir nokta gibi görünen keçidir.
Baykuşun Sesini Duydum, Margaret CRAVEN, Hürriyet Yayınları, Çev. Suna DEVELİOĞLU, s.20
Yaşadığı yeri ne güzel fark etmiş, ne güzel anlatmış.
Bir yeri sahiplenmek, oraya aidiyet hissetmek için ne gerekir? Yaşadığımız, büyüdüğümüz, gezdiğimiz yerler bizde ne kadar ayrıntılar bıraktı ki oraların bizde özel bir yeri olsun? Nerelerin rüzgarını hissettik? Ya da nerenin gün doğumu farklı, nerenin gün batımı başka bizim için? Hangi yolda yürümeyi sevdik? Hangi nehir, hangi kaldırım, hangi ağaç, hangi manzara, hangi bina, hangi lokanta, hangi mekan bizde kaldı ki hatırladıkça içimiz titretsin? Arabalar mı? Işıklar mı? Yoksa her gün aynı saatte üstümüzden geçen bir uçak mı? Nereyi tanıyor, biliyor ve nereye bağlılık duyuyoruz? Var mı?
Bırakalım geçmişi, şu an yaşadığımız yeri bizim için özel kılan neler var fark ediyor muyuz, fark edebiliyor muyuz?


