II. Dünya Savaşı’ndan sona yaklaşılmaktadır, Almanlar’ın gücü kalmamış, itiraf edilemese de adım adım mağlubiyete gidilmektedir; ancak Almanlar kuyruğu dik tutmaya çalıştıklarından ve cepheye gönderecek adam kalmadığından sıra cepheye çocukların gönderilmesine gelmiştir.
Bernhard WICKI, Die Brücke/Köprü adlı filminde savaşı bilenlerin savaşa yaklaşımı ile savaşı bilmeyenlerin savaşa yaklaşımlarını da gözler önüne sermektedir. Gençler savaşa gitmek için ateşliyken, öğretmenleri ellerindeki son neslin de yok olup gittiğinin farkındadır. Komutanlarıyla konuşmaya gider:

Stern (öğretmen): Savaşın sonlarına yaklaştığımız şu günlerde onların bir kurban gibi gönderilmelerini istemiyorum.
Fröhlich (komutan): Bu çocuklarla konuşuyorum Bay Stern. Bir idealleri var. Ve buraya ideale zafer kazandırmak için geldiklerini biliyorlar. Anavatanlarını korumak istiyorlar. Sizin sandığınızın aksine düşünceleri var Bay Stern. Kahramanlık! Yaşasın Almanya! Zafer bizimdir! Yaşasın anavatan! Bunun için verilen kurbanlar önemli değil.
Stern: Ama Bay Fröhlich bütün bu idealler kahramanlık, anavatan, zafer bunlar ellerimizden kayıp düşmüş putlardan başka bir şey değil artık! Hepsi laftan ibaret artık!
Fröhlich: Birkaç gün önce cephede oğlumu kaybettim. Basit sözcükler mi?
Stern: Özür dilerim.
Öğrencilerinin hayatı için mücadele eden bir öğretmen hamasetle çocukların gözlerinin boyandığını iddia ediyor; diğer taraftan öğretmenin hamaset olarak gördüğü kavramları komutan yüceltiyor; çünkü doğrudan muhatap olmuş. Öğretmen ile komutan arasındaki kavramları algılama farkı doğrudan doğruya o kavramlarla yaşayıp yaşamamak durumundan kaynaklanıyor.
Bugün birçok tartışmada, konuşmada, münazarada karşımıza bir tamlama çıkıyor: Kavram karmaşası. Aslında yaşanan kavram karmaşası değil, herkes kavramı onunla muhatap olduğu derecede algılıyor. Kavramlar yaşanmadan, o kavramlarla muhatap olunmadan tam manasıyla kavranamıyor.
En büyük sorun ise, günümüzde yaşadığımız üzere, kavramı bilmeyenlerin o kavramları kendi çıkarları adına kullanmalarıdır bence.


